28 Aralık 2008 Pazar

Ermenilerden Özür Dilemek

"1915'te Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı Büyük Felaket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum”.

Baskın Oran, Ahmet İnsel, Ali Bayramoğlu ve Cengiz Aktar’ın başını çektiği, öğretim üyeleri, gazeteciler, sanatçılardan oluşan bir grubun kaleme aldığı yukarıdaki metin doğal olarak toplumumuzda büyük tartışmalara yol açtı.

Hakkında yeteri kadar araştırma bile yapıl(a)mamış bir konu üzerine ahkâm kesmeyeceğim ama Ermenilerden özür dilemek maalesef ki şart oldu. Neden mi?

1) Hakem hatalarını protesto etmek için Federasyon’a siyah çelenk bırakan Trabzonsporlu taraftarlar ‘Ermeni Oğuz’a Trabzon’da soykırım’ sloganı attı. ‘Yasinlerle çıktık yola Ogünler çok yakında’ pankartını organizasyon komitesi kaldırttı.

2) CHP’li Canan Arıtman, Gül’ün Ermeniler’den özür kampanyasını desteklemesine ''Gül'ün bu kampanyayı desteklediği görülüyor. Gül, cumhurun, yani Türk milletinin Cumhurbaşkanlığını yapsın. Etnik kökeninin değil. Gül'ün anne tarafından etnik kökenini araştırın, görürsünüz'' yorumunu yaptı.

3) CHP’li Canan Arıtman’ın kendisinin etnik kökenine yönelik yaptığı iddialara yanıt veren Cumhurbaşkanı Gül, farklılıkların ülkenin bir zenginliği olduğunu belirterek, “Ailemizin yüzyıllara uzanan kayıtlı geçmişi Müslüman ve Türk’tür” dedi. Ayrıca Canan Arıtman aleyhine dava açtı.

Her üç maddedeki görüşleri de kişisel ya da marjinal gruplara ait olarak niteleyemeceğimize göre başka söze gerek yok sanırım.

22 Aralık 2008 Pazartesi

Ekonomik Krize Alternatif Çözüm Önerisi

Son zamanların gündemi, doğal olarak, tüm dünyayı sarsan ekonomik kriz. Krizin sebepleri, etkileri, olası sonuçları, nasıl kurtulunabileceği ya da az hasar görülebileceği hakkında birçok fikir ortaya atıldı.

Ortaya atılan görüşler, çözüm önerileri arasında en dikkat çekici olanı Koç Holding üst yöneticilerinin 2009 yılı için zam istemedikleri yönündeki açıklamalarıydı. Bu iyiniyetli bir açıklama mıydı, yoksa Grubun tüm çalışanlarına (hatta belki de TÜSİAD’ın en büyük üyesi aracılığıyla tüm ülkeye) verilmiş bir mesaj mıydı bilemiyorum ama krizin ortaya çıkmasıyla birlikte onu derinleştiren nedenin, ekonominin psikolojik boyutuyla açıklanabilecek olan, tüketicilerin gelecek korkusu nedeniyle harcamalarını azaltması olduğu konusunda geniş bir konsensus olduğuna göre naçizane karşıt görüşüm, işverenlerin çalışanlarına bu yıl enflasyonu aşan ölçüde zam yapmaları. Bu sayede yeni yılın ilk birkaç ayı içerisinde yeni duruma alışılması için gereken zaman geçerken reel gelirlerinde azalma olmadığını gören insanlar eski tüketim alışkanlıklarını devam ettirmeye yönelecekler, böylece de ekonominin ihtiyacı olan hareketlenme sağlanmış olacaktır.

İşgörenler daha mutlu oldukları için daha üretken olacaklar, işverenlerinse bir ceplerinden çıkan para (ücret zamları) diğer ceplerine akacaktır (tüketim harcamaları). Üretim de devam edeceğinden ülkede ekonomik durgunluk, işsizlik gibi sorunlar da daha fazla artmayacak, hatta olumlu bir seyre girecektir.

Ne dersiniz, geçmişte işe yaramadığı isptalanan çözüm önerileri yerine bu kez farklı bir yol mu izlesek?

15 Aralık 2008 Pazartesi

Muntasar El Zeydi

Dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun hislerine ancak böyle tercüman olunabilirdi. Iraklı gazeteci Muntasar El Zeydi.

www.sockandawe.com 'da aynı keyfi yaşayabilirsiniz.

10 Aralık 2008 Çarşamba

Walking In My Shoes


I would tell you about the things
They put me through
The pain I've been subjected to
But the Lord himself would blush
The countless feasts laid at my feet
Forbidden fruits for me to eat
But I think your pulse would start to rush

Now I'm not looking for absolution
Forgiveness for the things I do
But before you come to any conclusions
Try walking in my shoes
Try walking in my shoes

You'll stumble in my footsteps
Keep the same appointments I kept
If you try walking in my shoes
If you try walking in my shoes

Morality would frown upon
Decency look down upon
The scapegoat fate's made of me
But I promise now, my judge and jurors
My intentions couldn't have been purer
My case is easy to see

I'm not looking for a clearer conscience
Peace of mind after what I've been through
And before we talk of any repentance
Try walking in my shoes
Try walking in my shoes

You'll stumble in my footsteps
Keep the same appointments I kept
If you try walking in my shoes
If you try walking in my shoes
Try walking in my shoes

Now I'm not looking for absolution
Forgiveness for the things I do
But before you come to any conclusions
Try walking in my shoes
Try walking in my shoes

You'll stumble in my footsteps
Keep the same appointments I kept
If you try walking in my shoes
You'll stumble in my footsteps
Keep the same appointments I kept
If you try walking in my shoes
Try walking in my shoes
If you try walking in my shoes
Try walking in my shoes.

20 Kasım 2008 Perşembe

Müjde Ar vs Laik (!) Kadınlar

Geçtiğimiz günlerde CHP'nin, Genel Başkan Deniz Baykal'ın bizzat katıldığı törenlerle, çarşaflı ve türbanlı kadınları partiye üye olarak kabul etmesiyle yeni bir tartışma başladı. CHP çizgisini bozuyor mu? Parti laiklikten uzaklaşıyor mu?

Saldırılar, Parti'nin içi de dahil olmak üzere değişik kesimlerden yoğun bir şekilde sürüyor. Samimi olunmadığını düşünenler de var, her seçim dönemi öncesi birbiriyle çelişen yeni, popülist bir söylem (birinde devrimci, bir diğerinde aşırı milliyetçi, şimdi de muhafazakâr, vb.) geliştirildiğini düşünenler de.

Saldıranlara söylenebilecekleri yeni Sorosçu (!) Can Dündar çok güzel ifade etmiş: "Siyasetin Türkiye’ye sağlayabileceği en büyük fayda, bu sosyalleşmedir. O yüzden CHP kendi sınırlarını aşmak, Türkiye’nin önünü açmak istiyorsa hızla kitleselleşmeli ve AKP’nin yaptığı gibi, kadını evinden dışarı, partiye, kursa, siyasete çekebilmelidir. Yakasına rozet takılan kişi, yarın rozetiyle kıyafeti arasında bir uyumsuzluk hisseder ve yeni arayışlara girerse siyaset, üzerine düşeni yapmış demektir".

Asıl gelmek istediğim konu bu değil. Özellikle bu kadınların hemcinsleri başta olmak üzere, bazılarının bu ve benzeri konulardaki tabir-i caizse şahince yaklaşımları. Hemcinsleri dediklerimin başındaysa Pınar Kür, Ruhat Mengi gibileri geliyor. Sorarsanız muhtemelen kendilerini "laik, Cumhuriyet kadınları" olarak tanımlayacak olan bu kadınların karşısında neyse ki Müjde Ar gibi olaylara daha sağlıklı, soğukkanlı, hümanist yaklaşabilenler var da içimiz bir nebze olsun rahat ediyor. NTV'deki programlarında (Haydi Gel Bizimle Ol) ikisinin de görüşlerini öğrenme olanağı bulduk; aslında daha ziyade Müjde Ar'ın görüşleri, Pınar Kür'ünse garip mimikleri. Müjde Ar, eğer samimilerse bu olayda eleştirilecek bir yan olmadığını, hatta olumlu bir gelişme olduğunu söylerken; Pınar Kür ise Çiğdem Anat'la birlikte bu tip insanların CHP gibi partilere üye olarak kabul edilmemeleri gerektiğine ve popülist bir politika izlenmekte olduğuna dair görüş belirttiler.

Amaç kadınlarımızın özgürleşmesi ise; bu onları dışlayarak değil, aksine aramıza alarak, belki de görmedikleri bir dünyayı, zihniyeti kendilerine göstererek başarılabilir. Yoksa onlara bakıp kendimizi daha akıllı, daha çağdaş sanarak değil. Araç ise; başkalarına bakıp kendimizi üstün görmek değil, herkese değişik yollar da olduğunu göstererek, ama son kararı yine de onlara bırakarak, daha sağlıklı bireylere ve sonucunda da topluma ulaşmak olmalıdır.

Kendilerini laik ve Cumhuriyetçi olarak tanımlamak isteyen ama Ruhat Mengi ve Pınar Kür ile aynı kefeye konmak istenmeyen büyük bir kesim de olduğunu belirtirken, çevirdiği filmlerle toplumumuzdaki cinsel tabuların yıkılmasında büyük rol oynayan Müjde Ar'ın bu konuda da öncü olmasını diliyoruz.

11 Kasım 2008 Salı

FB vs GS: 4-1

Geçen sene ligin ikinci yarısında GS'ın kazandığı maçın bir benzeri idi sanki de bu kez roller değişmişti. Bu defa kadrosu daha kaliteli gözüken GS kaybetti, daha istekli ve oyunu bozarak oynayan dar kadrolu FB kazandı; ama fark atarak: 4-1.

Belli oldu ki bu defans yapıları ile iki takımın da çift ön libero ve tek forvet ile oynaması daha mâkul, tabi ki forvetlerin yanında Alex ve Lincoln'ün oynaması kaydıyla. Çünkü defansların özellikle göbeği fazlasıyla ağır ve arkaya yaslanmadıkça ya da önde iki ön libero rakibi karşılamadıkça çok fazla açık veriyorlar. Maalesef ki iki takımda da "oyunu iki yönüyle oynayan" diye tabir edilen, yani hem teknik olup oyun kuran hem de agresif olup rakibin oyununu bozan orta saha oyuncuları yok. Buna en yakın örnek Ayhan Akman gibi duruyor ama onun da yıllardır değiştiremediği garip tavırları ile rakibi motive etmek gibi olumsuz bir özelliği var.

Meira eğer zorunluluktan orta sahada oynuyorsa, ki Volkan'ın isabetsiz degajlarını kafayla karşılamaktan başka yararı olmadı, Mehmet Güven'in kendini sorgulaması şart. Çünkü birçokları, özellikle de Mehmet Demirkol tarafından GS'ın altyapısından gelen oyuncuların en iyilerinden biri olarak gösteriliyordu. Bu alanda, artık cam adam sınıfına sokabileceğimiz Linderoth'u da saymazsak, Mehmet Topal veya Barış oynayabilir.

Maç öncesi sahayı gezmeye çıkan GS'lı oyuncular; Aydın ve Arda... Elli bine yakın FB taraftarının gürültüsünde kimsenin duymadığı yumruk şovları yapmak, FB taraftarını maça ısındırmaktan başka bir işe yaramadı. Bu tip derbi maçlarda en önemli olan şeylerden biri sinirlerine hakim olmak. Bunda FB'liler daha iyiydi sanki.

Ve son söz Deivid'e... Temmuz ayında ayağınız kırılsın, sonrasında anneniz vefat etsin ve siz cenazesine bile gidemeyecek durumda olun. Sonra gelin, 90 dakikayı iyi oynayıp kondisyon eksikliği ile zorlukla bitirirken 90+2'de öyle bir gol atın. Söylenecek hiçbirşey yok. Sezon sonu biten sözleşmesini uzatmak için yıllık 3 milyon dolar talep ettiğine dair söylentiler var. FB düşünmeden vermeli bu meblağı.

Sözün Bittiği Yer: Charlize Theron

Başlıkta sözün bittiği yer dedik ama aslında tam anlamıyla öyle değil. Çünkü Charlize Theron görüntüsü ile güzel, alımlı, seksi olduğu kadar talk-show'larda ya da röportajlarında, yani sözün başladığı yerlerde de sempatik ve cazip görünüyor.


Bir erkek bir kadında aradığı herşeyi onda bulabilir sanki. Güzellik, seksapel, zerafet, sempati, anaçlık ve hatta gerekirse de canilik! (bkz. Monster)


9 Kasım 2008 Pazar

Issız Adam (ve) Çağan Irmak

"Issız Adam, modern hayatın yalnızlaştırdığı insanları anlatan, yemekler, anneler, eski şarkılar ve aşk üzerine bir film. Metropol kalabalığı içinde yaşarken farkında olmadığımız, kaybettikten sonra değerini anladığımız insanlara, günlere ve daha birçok şeye dair buruk ama yine de umut dolu bir hikâye".

Filmin kendi sitesinden alıntılanan yukarıdaki cümleler bile filmi anlatmaya yetmemiş, ki bizim burda kuracağımız cümleler de yersiz olacak. Sadece "İzleyip kendiniz karar verin" diyebiliriz.

Birçoğumuzun Asi Dizisi'ndeki kanka rolüyle tanıdığı Cemal Hünal, aynı sıcaklığı bu rolünde de vermeyi başarıyor. Melis Birkan, Yıldız Kültür ve diğerleri... Oyunculukların hepsi iyi.

Ve müzikler... 30'lu yaşlardakiler ve daha küçüklere, pek tanımadıkları Nil Burak, Semiramis Pekkan şarkılarını filmin senaristi ve yönetmeni 38 yaşındaki Çağan Irmak tanıtıyor.

Mustafa Hakkında Herşey, Babam ve Oğlum, Ulak ve şimdi de Issız Adam. Son yıllarda hiçbir roman, film, tiyatro oyunu ya da şarkı Çağan Irmak'ın filmleri gibi duygu fırtınalarına sürüklemiyor. (Tabi bu akşam bir yenisi oynanacak FB-GS derbilerini saymazsak. Ee ama sonuçta bu da futbol ağırlıklı bir blog değil mi :))

Yıllanmış Şarap-1: Alessandro Del Piero

Bugün 9 Kasım 2008. Yıllanmış Şaraplar serisine bugün doğum günü olan Alessandro Del Piero ile başlamak en uygunu olacak.

Evet, Alessandro Del Piero bugün 34 yaşını tamamladı ve geçen Çarşamba akşamı Real Madrid'e Santiago Barnebau'da attığı iki klas golle Juventus'un en büyük kozlarından biri olduğunu bir kez daha gösterdi.

1993 yılında geldiği Juventus'ta 2.sezonunda Roberto Baggio gibi bir yıldızın yerini almayı başaran isim bu sezonu saymazsak oynadığı 403 lig maçında attığı 176 golle takım tarihinin en golcü oyuncusu olmasının yanısıra formayı da en çok giyen oyuncusu. Serie B'ye düştüğünde gemisini terk etmeyen kaptan çok ağır sakatlıklar geçirmesine rağmen hep toparlanmasını bildi.

15 yılda Juventus'la Serie A'da 5, Şampiyonlar Ligi'nde 1 şampiyonluk yaşadı. Şampiyonlar Ligi tarihinin en golcü 6. oyuncusu. Hak ettiğinden az giydiğini düşündüğümüz İtalya Milli Takımı formasıyla milli takım tarihinin en çok gol atan oyuncular listesinde ilk beşte ve 2006'da Dünya Kupası'nı kazanma mutluluğunu da yaşadı.

90'lı yılların sonunda Türkiye'de forması en çok giyilen, ilginç favorileri en çok taklit edilen, kısaca en çok öykünülen Del Piero'nun önünde saygıyla eğiliyoruz.
İyi ki varsın da biz de futboldan zevk alıyoruz.

7 Kasım 2008 Cuma

Arsenal - FB Maçı Değerlendirmeleri Üzerine

Aslında bu maç üzerine yazmayı düşünmüyordum ama o kadar garip maç yorumları okudum ki sessiz kalamadım.

Öncelikle Alex’in olmamasının FB’nin şansı olduğu iddiası.
Tam tabiriyle “saçmalığın daniskası”. Evet, FB’nin kalabalık bir orta saha ve tek forvetle deplasmana çıkma düşüncesi doğrudur ama bunun yolu Alex’in olmaması değildir. Forvetlerden birini, bana göre de Güiza’yı, yedeğe çekerek olabilirdi. Aksi halde iki gece önce gördüğümüz gibi maçı acınası bir şekilde gol pozisyonuna girmeden tamamlarsınız ve yemediğiniz gol için de şükredersiniz.

İkincisi FB’nin iyi oynadığıdır.
Maçın ilk çeyreği bittiğinde topu %70’li oranlarda rakibi kullanmış ve 3-4 pası üstüste yapamamış, gol pozisyonuna girmemiş, sadece 40 metreden atılmış iki şutla maçı tamamlamış bir takım için böyle birşeyden nasıl bahsedilir?
İlk maçta nerdeyse girdiği her pozisyonu golle sonuçlandıran Arsenal, ikinci maçta ise hemen hemen aynı sayıda pozisyona girmesine rağmen gol atmayı becerememiştir.

Skora göre yorum yapan yazarlara alışmıştık da bu seferkiler biraz abartılı oldu.

Son olarak da FB’nin gruptan çıkma şansı konusu. Bu maçta bir puan alınmasındansa, D.Kiev-Porto maçının berabere bitmesi şansı daha fazla artırırdı diye düşünüyorum.

29 Ekim 2008 Çarşamba

İstanbul Trafiği'nde Kare As: Gül, RTE, Güler, Cerrah

Soru:
Bir araba Dolmabahçe'de İnönü Stadı'nın üst kısmından Saray'a doğru saatte 5 km hızla iniyor. Bir diğeri ise Yeşilköy'deki havaalanından çıkmış, saatte ortalama 100 km hızla aynı yere doğru geliyor. Sarayın önündeki trafik ışıklarından hangi araç daha önce geçer?
Not : Arabaların teknik ve mekanik özelliklerinin aynı olduğunu varsayınız.

Cevap:
Tabi ki havaalanından çıkan ve ya cumhurbaşkanını ya da başbakanı taşıyan resmi plakalı araç. Çünkü İstanbul Trafiği'nde kralların halka göre geçiş üstünlüğü vardır. Hem ayrıca kentin süper bir valisi ve kurt gibi bir emniyet müdürü var.

Aa cumhurbaşkanı ile krallık çelişti mi? Pardon. Herhalde soruda mantık hatası var. Başka yerde hata aramayın lütfen.
Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun!

I kissed a girl

This was never the way I planned
Not my intention
I got so brave, drink in hand
Lost my discretion
It's not what, I'm used to
Just wanna try you on
I'm curious for you
Caught my attention

I kissed a girl and I liked it
The taste of her cherry chapstick
I kissed a girl just to try it
I hope my boyfriend don't mind it
It felt so wrong
It felt so right
Don't mean I'm in love tonight
I kissed a girl and I liked it
I liked it

No, I don't even know your name
It doesn't matter,
You're my experimental game
Just human nature,
It's not what,
Good girls do
Not how they should behave
My head gets so confused
Hard to obey

I kissed a girl and I liked it
The taste of her cherry chap stick
I kissed a girl just to try it
I hope my boyfriend don't mind it
It felt so wrong
It felt so right
Don't mean I'm in love tonight
I kissed a girl and I liked it
I liked it

Us girls we are so magical
Soft skin, red lips, so kissable
Hard to resist so touchable
Too good to deny it
Ain't no big deal, it's innocent

I kissed a girl and I liked it
The taste of her cherry chap stick
I kissed a girl just to try it
I hope my boyfriend don't mind it
It felt so wrong
It felt so right
Don't mean I'm in love tonight
I kissed a girl and I liked it
I liked it.

www.youtube.com/watch?v=tAp9BKosZXs

Dexter

Miami'nin aşırı sıcak ama bir o kadar da ferah ortamında seri katillerin seri katilinin hikâyesi...

22 Ekim 2008 Çarşamba

Peugeot'dan Fenerlilere Özel Otomobil

Fenerbahçe taraftarının derdine Peugeot derman olmaya çalışmış, dizayn ettiği bu otomobille. Çöküyorsunuz arabanın içindeki yuvarlak masaya, alıyorsunuz 100’lük Yeni Rakı’yı da. (70’lik kesmez artık Fenerlileri diye bunu da Mey İçki düşünmüş). Vuruyorsunuz dibine....


29 Eylül 2008 Pazartesi

Milano Derbisi-I

Bu sezonki ilk Milano derbisinin galibi AC Milan oldu: 1-0


Ronaldinho-Kakà ikilisi, bir arada oynamazlar diyenlere süper bir golle cevap verdiler...
Ki pek öyle Sergen-Şifo, Oğuz-Gerson ikilileri gibi de değiller. Biri sol, diğeri sağ çizgiye yakın oynayıp çok da etkili olabiliyorlar. (Yalnız pivota daha iyi bir golcü şart. 19'luk Pato ve formsuz Shevchenko henüz istenilen düzeyde değiller. Belki Pippo Inzaghi bu boşluğu doldurabilir).

Inter her zamanki gibi toplama takım görünümünde, yine de zengin kadrosuyla Scudetto’nun favorilerinden...

Tandemde Materazzi-Burdisso ikilisini oynatırsanız, maçı eksik tamamlama riskiniz %90.
Dün gece Materazzi oyundan çıktıktan sonra bile kırmızı kart görmeyi başardı !!!

Maçın hakkı ise beraberlikti...

Zárate Bros'un Sonuncusu: Mauro Matias Zárate

Mauro Matias Zárate, 18/03/87 doğumlu. 1.76 boyunda, 76 Kg.

Zárate kardeşlerin piyasaya son sürüleni. Ekvador’un Barcelona takımında oynayan 1978 doğumlu Rolando, All Boys oyuncusu 1973 doğumlu Ariel ve kariyerini Arjantin, Almanya, Meksika’da sürdürmüş olup şimdiye kadar en çok üne kavuşanları 1969 doğumlu ağabeyleri Sergio’dan sonra bu sezon Lazio’da ligin ilk 5 haftasında 6 gol atıp krallıkta zirveye oturan Mauro Matias çıktı sahneye. (Bizim Kaynak kardeşleri hatırlatıyor; Reşit, Kayhan, Orhan)

17-20 yaşları arasında 75 maç oynayıp 22 gol attığı Velez Sarsfield’dan transfer olduğu Katar’ın Al-Sadd takımı tarafından bu yılın Ocak ayında Birmingham’a kiralandı, bu sezonsa Lazio’da kiralık. Forvet hattında Pandev ile iyi bir ikili oluşturdular ve takımları Serie A'nın zirvesinde.
Arjantin dünya futbol piyasasına süper oyuncular sürmeye devam ediyor. Bizim ligimizdeki sayıları ise halen çok az. İlk akla gelenler Delgado, Colman, Iglesias.

18 Eylül 2008 Perşembe

Yürüyerek Şampiyon Olmak

Aziz Yıldırım, Zico'yu gönderme gerekçesinde "Yürüyerek şampiyon olmamız gereken sezon şampiyon olamadık" diyordu. Bu sezon yürüyen takımı kurdu, sezon sonunu bekleyelim bakalım...

Porto:3 - FB:1

Alex... Her zamanki gibi takımın en etkili ismi. Hatta Deivid ve Semih yokken herşeyi.

Güiza... Geçtiğimiz günlerde birkaç saat içinde bir pakete yakın sigara içtiğinin görüldüğüne dair bir haber vardı. Bu kadar koşabiliyorsa isterse 2 paket içsin. Takım arkadaşlarına bakınca “Ben nereye geldim?” diyordur herhalde.

Uğur... Garip top kayıpları yapsa da topu ileri taşıyan adam. En azından sorumluluktan kaçmıyor. Çabalıyor. Golden önceki ortayı yapan da o.

Gökhan Gönül... Kanadında tek kalmasına rağmen ne atakta ne savunmada sırıtmıyor. Geçen yılki formunu yakalamak için çabalıyor.

Maldonado... Geçen sezon sonunda gönderilecekler arasında 1 numaradaydı. Bu haliyle bile takımın iyilerinden. Herhalde "Bu takımda gönderilme kriteri bensem, takımda geriye 7-8 oyuncudan fazla kalmaz" diyordur.

Ya diğerleri... Seyirci.

VIP koltuğunda Roberto Carlos... FB’nin önemli eksikleri arasında Wederson’un ismi öncelikle sayılmıyordu ama bu gidişle sayılacak. R.Carlos böyle oynayacaksa, sene sonu jübile yakışır.

Selçuk ve Yasin... Bu maçta kadroda olmayan Can Arat ile birlikte yabancı sayısının sınırsız olması gerektiğini savunanların en önemli dayanakları. Özellikle takımda 6. sezonuna giren Selçuk. Kemal Aslan ondan yarım sezon önce gelmişti. Olmadı, bu sene gitti. Selçuk da olacak gibi görünmüyor. Hele bu sezon Appiah ve Aurelio gittikten sonra olmadıysa bir daha da zor.

Edu’suz Lugano serseri mayın.

Volkan... Refleksleri zaten kötüydü. Gittikçe de zayıflıyor. “1. sınıf kaleci olacak” deniyordu ama zor.

Burak ?, Josico ?

Emre... Benfica'lılar kendi oyuncuları Nuno Gomes ile Nulo Gomes diye dalga geçiyorlar. Emre de öyle; sıfır. Hep sakattı da, bu kadar güçsüz hiç görülmemişti.

D.Kiev evinde son dakikada beraberliğe mahkûm.
30 Eylül’de FB’nin kaderi belli olur. D.Kiev’i yenemediği takdirde, bu sezon bitmiştir.

24 Ağustos 2008 Pazar

Abdullah Durak

İlk önce Süper Kupa finali öncesinde Kayserispor kadrosunda adını gördüm. Ragıp'ın sakatlığında orta sahanın ortasında Saidou'nun yanında o oynayacaktı. Maçın sadece 10-15 dakikalık bir bölümünü seyrettim ama dikkatimi çekti. Sonra Ümit Millilerin Ermenistan maçında golü de attığı bir 10-15 dakikayı seyrettim. Performansı yine dikkat çekiciydi.

Yoo yo "İşte geleceğin yıldızı" diye ahkâm kesecek değilim. Gerçi bizde büyük takımlar bir oyuncuyu bu kadar seyretmeyi kâfi görüp transfer de yaparlar ama biz şimdilik sadece bir ışık gördüğümüzü belirtelim ve izleyip görelim...

Aşağıdaki bilgiler Kayserispor taraftar forumundan. İlginç olan bir haberse geçtiğimiz yıl Niğde'de sol bacağından bıçaklanmış olması.
"1 Nisan 1987 Niğde doğumlu olan Abdullah Kemerhisar Belediyespor'da futbola başladı. 2002 yılında Niğde Belediyespor'a tranfser oldu. 2005 Yılında Kayserispor PAF takıma transfer olan Abdullah Durak Kayserispor ile 2012 yılına kadar sözleşme imzaladı."
Şimdilik bulabildiğimiz tek fotoğrafı da bu oldu.

22 Ağustos 2008 Cuma

İbo Boşta


İbrahim Kutluay geçen sene uzun dönem askerlikten kaçmak için gittiği Yunanistan'dan döndü ve Antalya BŞB ve Kepez Belediyesi gibi talipleri olmasına rağmen halen boşta.
(Yurtdışına gidip askerlikten yırttıktan sonra ülke içinde oynamaya devam etmek ayrı bir yazı konusu, ki geçenlerde Milliyet'te Mehmet Demirkol'un konuyla ilgili gayet güzel bir yazısı vardı).

Hayır hayır İbo sakat değil, 5-6 yıl önceki kadar olmasa da halen formda. Ama taraftar da istemesine rağmen Fenerbahçe kapılarını bir türlü İbo'ya açmıyor.
Solomon ve White'ı gönderip (özellikle Solomon'u Tanjevic'in garip kararıyla), Kinsey'i de NBA'e kaptırdıktan sonra, iki Amerikalı ile Gordon Giricek'i transfer eden Fenerbahçe maalesef altyapısında yetiştirip Avrupa çapında yıldız yaptığı oyuncusuna gereken vefayı göstermiyor. Bu konuda AC Milan'dan ve ne gariptir ki Berlusconi'den feyz alınacak çok şey var gibi.

Aslında vefa gösterilecek bir durum da yok, çünkü adam halen formda ve 34 yaşında. Takımda 38 yaşındaki Damir Mrsiç ile 32 yaşındaki Mirsad Türkcan da oynuyor. Bırakın bu sene oynamayı, önümüzdeki dönemde de FB'nin organizasyonunda antrenör, menajer veya başka bir pozisyonda mutlaka yer alması gereken bir isim.
Sanırım sorun yıllar öncesinde İbo'nun FB'nin açık çekine rağmen Efes Pilsen'e gitmesine dayanıyor. Kulüp aşkı vb. sebepleri burda konu etmeyeceğim. İbo'nun, o dönemde yatırım yapmayan, heyecanı olmayan, maçlarını 150-200 kişilik taraftar grubu önünde oynayan bir takımdan ayrılarak yıldız olduğu bir oyunda kariyer yapmak, yeni heyecanlar yaşamak istemesi çok anlaşılır bir durumdu. Mahmut Uslu, İbo'nun bir daha kesinlikle FB'de oynayamayacağı yönünde açıklamalar yapıyordu. Gerçi sonrasında İbo takıma dönmüştü ama maalesef bu kez Mahmut Uslu galip çıkacak gibi görünüyor.

Hido'nun Takımı (!)

Eveet, en sonunda Hidayet Türkoğlu'nun liderliğinde bir milli takım kuruldu.
İbo yok, Mirsad da, Kaya da... Yanında 20 yaşından beri kendini bir türlü geliştiremeyen (ama açıkçası iyi niyetine inandığım) Kerem Tunçeri ile "Ben şut atarım abi, savunmayı da Kaya yapsın" der gibi durup suya sabuna dokunmayan Mehmet Okur ve diğer genç oyuncular. Başlarında da genç takım yaratma takıntılı Tanjevic. Araya bir tek play-off'larda sergilediği muhteşem oyunla geçen sene girmesi gereken takıma ancak bu sene girebilen Ömer Onan ile sorunsuz ve mütevazı Kerem Gönlüm'ü koymuşlar ki bence onları da koymasalardı; Hido belki rahatsız olur. Spiker olarak da NBA'in (Kobe, Lebron, Wade vb. en üst düzeydeki 5-10 oyuncuyu saymazsak) Avrupa basketbolundan çok da ileride olmadığını halen idrak edemeyen Murat Kosova'yı katın bu pastaya, tadından yenmez artık.

Tabi biz bu arada Orhun Ene, Harun Erdenay, İbrahim Kutluay, Mirsad Türkcan, Hüseyin Beşok, Ufuk Sarıca, Haluk Yıldırım ve Serkan Erdoğan'lı altın jenerasyonu kaçırdık ama hiç önemli değil. Biz zaten hep 10 sene sonrasının takımını kuruyoruz ama o beklediğimiz seneler de bir türlü gelmiyor...

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Little Miss Sunshine

Son bir yılda seyrettiğim en iyi iki filmden biri The Bucket List ise, diğeri de Little Miss Sunshine'dır. Evin küçük kızının güzellik yarışmasına katılmak istemesi ile dede ve dayıyı da kapsayan aile külüstür bir Volkswagen minibüsle yola çıkarlar...

Belki The Bucket List ünlü oyuncuları ile gözden kaçmamış olabilir ama 2006 yapımı bu film yüzleri tanıdık ama isimleri bilinmedik oyuncuları ile eminim ki bazılarınızın gözünden kaçmıştır; 4 dalda Oscar'a aday olup Michael Arndt'a En İyi Orijinal Senaryo ve Alan Arkin'e En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dallarında ödül getirmesine rağmen.

The Bucket List

Ölmek üzere olan iki adamın ölmeden önce yapmak istediklerini listeleyip yapmaya başlamaları üzerine sıcacık bir film. Bir tarafta aksi zengin rolünde Jack Nicholson, karşısında olgun orta sınıf mensubu Morgan Freeman. Sanki rol yapmalarına bile gerek kalmamış...

Jack Nicholson, sinemada komedi filmi izlenmez takıntımı As Good As It Gets'le yıkan adamdır. Morgan Freeman ise bildiğimiz babacan adam.

2007 Aralık'ında piyasaya çıkan bu filmi eskimeden izlemek lazım.

12 Ağustos 2008 Salı

Kum Torbası

Telefon veya kapı çalıyor...
Açıyorsunuz...
Karşınızdaki tanımadığınız kişi: “Oğlunuz kum torbası olarak kullanılırken öldü” diyor.

Ne denir acaba?
- “Boşver oğlanı, türban sorunu halloldu mu onu söyle” mi?
yoksa
- “Ama hâlâ laikiz değil mi” mi?
ya da
- “Olsun, milli takım yarı final oynadı ya” mı?
belki de
- “Vatan sağolsun. Ülkemizin dünyanın süper gücü olması için başbakanımızın gösterdiği yolda ben dört tane daha yaparım”.

12.08.2008 tarihli Milliyet Gazetesi’nden:
“....Tersanesi’ndeki tankerin filikasına ağırlık kontrolü için oturtulan 19 işçi, test amaçlı olarak denize düşürülmesinin ardından camları kırılarak su alan filikanın içinde dakikalarca yaşam savaşı verdi. Vinç yardımıyla ters çevrilen filikada 3 işçi yaşamını yitirdi, 1’i ağır 15 işçi de yaralandı. Limter-İş Sendikası Genel Başkanı Cem Dinç, filikalarda kum torbası yerine işçilerle deneme yapıldığı için ölümlerin meydana geldiğini iddia etti...”

Aynı tarihli gazetedeki diğer haberse şöyle:
“...PKK’lılar yola döşedikleri mayını, teröristlere erzak sağlayan Sarıyazı köylüleriyle görüşüp geri dönen askerleri taşıyan aracın geçişi sırasında uzaktan kumandayla patlattı. Hain pusuda 1’i kurmay yarbay 9 asker şehit oldu. Ağır yaralanan bir yüzbaşı ile bir asker de tedaviye alındı...”

Birinin birinden farkı var mı sizce? Kum torbasına dönen insanların ucuz hayatları, boş yere ölenler ve geyik muhabbetlerinde “Çok yazık oldu” vb. sözler söyleyerek ya da bloguna bu olayları yazarak içini rahatlatıp sonrasında hiçbir şey olmamış gibi hayatını devam ettiren bizler...

Hayat mı acımasız, yoksa bizler mi?

Bu satırların yazarı da birazdan Seinfeld’i seyredip kahkahalarla gülecek... Yazık!!!

5 Ağustos 2008 Salı

Lütfen beni bu kadar kolay anlamayın!

Başlıktaki cümle Zülfü Livaneli'nin. TV'de ilk duyduğumda bir ima var zannettim. "Biraz daha çabuk anlayın, o kadar zor anlaşılacak birşey anlatmıyorum"... Ama hayır, öyle demiyor. "Lütfen beni bu kadar kolay anlamayın". "Beni bu kadar çabuk çözdüğünüzü sanmayın. Kafanızda bir kalıba yerleştirip sonra da bir çekmeceye tıkıp orda unutmayın. Değişik konularda değişik görüşlerim olabilir. Bunların bazılarında sizinle hemfikirken, bazılarında farklı düşünüyor olabilirim" demek istiyor.

Sezen Aksu'nun söylediği "Beni Kategorize Etme" şarkısının söz yazarı Bülent Ortaçgil'in anlatmak istediği de buydu herhalde.

Düşünürseniz bunu ne kadar çok yaptığımızı anlayacaksınız...
Hadi hadi üşenmeyin, düşünün.

30 Temmuz 2008 Çarşamba

Elena Santarelli


Avrupa Şampiyonası'nın magazin bombasını kaçıranlar, Trofeo TIM 2008'de kendisinden bahsettiğimizde alakayı anlayamamışlar.
16 Haziran tarihli Milliyet'ten: "Müzik kanalı MTV'nin ünlü sunucusu Elena Santarelli, İtalya Milli Takımı'na, Romanya'yı yenmeleri halinde striptiz yapma sözü verdi".
Arama motorlarına saldırıp kendisiyle tanıştıktan sonra, Mutu'nun penaltısını kurtaran Buffon'u daha çok sevdik. Gole neden olan hatayı yapan Zambrotta ise gözümüzden düştü!!!

Hazırlık Turnuvaları: Emirates Cup ve Russian Railways Cup

Trofeo TIM'i önceden bildirmediğimiz konusunda sitem edenler için...

10-15 yıl önce bu takımların hazırlık maçlarını bile dört gözle beklerdik. Ama artık çok sık karşılaştıklarından bu kadar merakla beklendiğini tahmin edemedik. Affola.

Emirates Cup bu hafta sonu oynanacak. Katılımcılar Arsenal, Hamburg, Real Madrid ve Juventus. İyi haber, canlı yayınla NTV Spor'da. İlk maç Cumartesi TSİ 16:00'da Hamburg-Real Madrid arasında.

Öncesinde Cuma günü Russian Railways Cup başlıyor. Kanaltürk'te yayınlanacak olan turnuvanın katılımcıları; Lokomotif Moskova, Chelsea, Milan ve Sevilla. İlk maç Cuma TSİ 18:1o'da Sevilla-Milan arasında.

Bizden bu kadar. Artık biraları soğutmak da sizin göreviniz.






29 Temmuz 2008 Salı

Trofeo TIM 2008

İtalya’da yeni sezonun ilk büyük turnuvası Trofeo TIM 2008, 29 Temmuz akşamı Juventus, Milan ve Inter arasında 45’er dakikalık birer devreden oynanan maçlarla yapıldı.
Bizde de üç büyükler arasında, eski TSYD Kupası bu formata uyarlanarak oynanıp aynı gün tamamlanabilir. Zaten bu takımların ligin ilk haftalarında karşılaşmamaları ayarlanıyor! Bu sayede futbolseverler, antrenman modunda olsa da, lig başlarken bu maçları izleyip ligin havasına girebilirler.

Gelelim karşılaşmalara...

1.Maç: Juventus – Milan: 2-2 (Penaltılarla 4-6)
Juventus: Buffon, Grygera, Mellberg, Chiellini, Molinaro, Marchionni, Sissoko, Tiago, Nedved, Iaquinta, Trezeguet.
Milan: Kalac, Zambrotta, Bonera, Kaladze, Jankulovski, Brocchi, Ambrosini, Pirlo, Seedorf, Kakà, Paloschi.
Goller: Trezeguet, Marchionni; Seedorf (2)
Penaltılar: Iaquinta, Chiellini; Kaka, Pirlo, Jankulovski, Paloschi

Sahada en başarılı oyuncular olarak Milan’dan Seedorf (2 gol attı ve atakları yönetti), Pirlo ve Jankulovski, Juve’den ise Marchionni ve Chiellini gözüktü. 3 yıldır Juve’de olan 1980 doğumlu sağ kanat oyuncusu Marchionni ilk golde asist yaptı, ikincisini ise kendisi attı. Son yıllarda transfere fazla para harcamayan Juventus, Chiellini’den sonra isimsiz Marchionni ve sol bek Molinaro’yu da vitrine çıkaracak gibi gözüküyor.

Milan’da altyapıdan gelen 1990 doğumlu sürpriz oyuncu Paloschi etkisiz kaldı. Defansın göbeğinde Nesta-Maldini ikilisinin eksikliği bariz bir şekilde hissedildi. Bunun yanısıra Kakà ve Zambrotta da beklenen performanslarını gösteremedi.

Zambrotta’nın düşüşü sürüyor. Avrupa Şampiyonası’ndaki Romanya maçında yaptığı hata ile Elena Santarelli’yi çıplak görmemizi de engellemişti !!!

2.Maç: Juventus - Inter : 1-0
Juventus: Buffon, Zebina, Legrotaglie, Knezevic, Molinaro (Chiellini), Camoranesi, Sissoko (Poulsen), Ekdal, Rossi, Del Piero, Amauri (Iaquinta).
Inter: Cesar, Maicon, Burdisso, Materazzi (Stankovic) (Crespo), Maxwell, Cambiasso, J.Zanetti, Vieira, Mancini, Balotelli (Figo), Adriano.
Gol: Iaquinta

Geçtiğimiz yılı Brezilya'da geçiren, yaşadığı sıkıntılar sonrası bir dönem Fenerbahçe'nin de gündemine gelen Adriano, Inter'in en başarılısıydı. Alkol sorunu ile gündeme gelen Brezilyalı, FB'ye gelse muhtemelen bu transfer çok eleştirilecekti ama görünen o ki eğer alınsaydı, en kötü ihtimalle, kârlı bir şekilde tekrar satılabilirdi. Halen çok güçlü ve etkili. Eto'o, Drogba gibi transfer dedikoduları gerçekleşmezse, bu sene Inter'in 1 no.lu tek forvet adayı.

Juve'nin en başarılıları ise golü atan Iaquinta ve Buffon'un yanısıra genç Rossi idi. Rossi'nin gençliği, Avrupa Şampiyonası sırasında ATV spikerinin tanıttığı genç Senna (!) gibi sanılmasın.

Stankovic sürekli ıslıklandı Juve taraftarlarınca. 2004'ten bu yana Inter'de olan Stankovic'in iyi oyununu seyrederken Emre'nin onun kadar yetenekli olmasına rağmen niye onun yaptıklarını yapamadığını düşünürdüm hep.

Bu devrenin en güzel anı ise son dakikada Del Piero'nun kullandığı ve bilardo topu gibi iki yan direğe çarpıp kaleye girmeyen frikikti.

3.Maç: Inter - Milan : 0-0 (Penaltılarla 3-4)
Milan: Abbiati, Oddo, Simic (Jankulovski), Digao, Favalli, Gattuso, Pirlo (Stresser), Ambrosini (Antonini), Seedorf (Brocchi), Kakà, Paloschi (Osuji).
Inter: Toldo, Maicon, Burdisso, Cambiasso, Maxwell, J.Zanetti (Jimenez), Dacourt, Muntari, Mancini (Balotelli) (Adriano), Figo, Crespo (Suazo).
Penaltılar: Adriano, Suazo, Santon; Kakà, Jankulovski, Brocchi, Digao.

Gattuso'nun da katılımıyla bu devrede Milan geçen yılki ideal orta beşlisini tamamladı.
Gattuso çok enteresan bir oyuncu. Ona karşı oynamayı kimsenin pek istediğini sanmam. En azından ben istemezdim. Kazara çalımlayacak olsanız dayak atacak gibi duruyor. Şaka bir yana, sert oynamasına rağmen son derece sempatik.
Kakà bu kez daha etkiliydi. Bu orta sahaya bu sene Ronaldinho ile Flamini ve hatta Emerson da girmek isteyecek. Rekabet zorlu olacak gibi görünüyor.

Abbiati ve Toldo penaltılarda çok başarılılardı.

Kendisini kaptanı olduğu Gana'nın en iyi oyuncusu olarak gören Appiah, Essien'den sonra Muntari'nin de geldiği noktayı gördüğünde iyice çılgına dönebilir.

Bu sonuçlarla kupayı Milan kazanırken, turnuvanın en değerli oyuncusu da beklendiği gibi Seedorf seçildi.

Son olarak; Ranieri'yi pek tutmam, ama takımı Juventus diğer ikisine göre daha hazır gözüktü. Eleme maçı oynayacak olmasından olabilir. Ancak diğerleri gibi takımına koyabilecek alternatif oyuncularının sayısının fazla olmadığını da belirtelim.

Les Faits Divers et Les Turcs

Quand vous lisez les journaux turcs, surtout la 3éme page, vous pouvez trouver les faits divers avec des photos tragiques. On ne peut pas trouver de photos comme celles-ci dans les journaux étrangers.

Mais pourquoi les Turcs aiment beaucoup lire ces nouvelles? La réponse est cachée dans leur vie. En général, ils gagnent moins, la plupart a un vie au bas des standards. Et quand ils lisent ces nouvelles, ils sont satisfaits pensant qu’il y en a d’autres qui sont dans une condition plus mauvaise. Ce qu’ils pensent, c’est “Grace à Dieu, nous n’avons pas leurs problèmes”.

Peut-être ce sont les Turcs, que Nietzsche racconte dans ses livres!

26 Temmuz 2008 Cumartesi

Fenerbahçe Formaları 2008-2009







Galatasaray'ın ardından Fenerbahçe de fubol takımının yeni sezon formalarını tanıttı.

Fenerbahçe geçtiğimiz yıl klasik çubuklu formasının yanısıra, deplasman forması olacağını açıkladığı turkuaz ve tarihi renkler olan sarı-beyaz kalın çubuklu formalar ile farklılığı yakalamıştı ve bu formalar taraftarlarca benimsenmişti. Bu senekilerse tek kelime ile "olmamış". Yine de zevk ve yorum sizin...

"Olmamış" diye tabir edeceğim diğer formalarsa Beşiktaş'ın yakada bağcıklı 100.yıl forması ile Galatasaray'ın (yanılmıyorsam 10 yıl önce Manchester United'la oynadıkları sezondan sonra tasarladıkları) siyah formaları.
Üretici firmalar, yaratıcılık için fazla zaman harcamıyor galiba. Ne dersiniz?

24 Temmuz 2008 Perşembe

Fenerbahçe - S.Donetsk: 2-1

FB, Şampiyonlar Ligi ön elemesindeki MTK maçı öncesinde S.Donetsk ile karşılaştı dün akşam.

Geçen senelerden farklı olarak çift forvet (Semih-Güiza) ile oynayan FB'de orta saha Colin Kazım, Alex, Selçuk, Uğur Boral dörtlüsünden oluştu. Defansta ise geçen yılki ideal dörtlü ve kaleci Volkan Demirel bozulmamıştı, ki takımın en hazır bölgesi olarak göze çarptı.

Oyuncu bazında bakarsak, defans hattında R.Carlos'un diğerlerine kıyasla beklentileri karşılamadığını söylememiz gerekir. Özellikle Aragones'in Deivid ve Emre'nin takıma katılmasıyla Uğur ve Kazım gibi kanat oyuncularını yedeğe alma ihtimalini göz önünde bulundurursak, Gökhan Gönül ile birlikte hücumlarda orta sahayı altılama görevleri olacağından performansını artırıp daha fazla sorumluluk alması şart. Belki sakatlıktan çıkması ve sezon başı olmasının da etkisiyle henüz o seviyede görünmedi.

Uğur Boral, takımın en savruk oyuncusu olma özelliğini sürdürüyor. Ancak ilk golde güzel bir asist yapmayı başardı. Yine de şayet Emre takıma girecekse, yedek bankına dönecek olan oyuncu Uğur gibi görünüyor.

Çift forvete dönülmesiyle Alex de orta sahada oynamaya başladı ki bu maçta rakip kaleden uzaklaşmak zorunda kaldığını gördük. Emre'nin geriden oyun kurması ve Güiza ile Semih'in ileride pres yapmasıyla takım halinde daha ileriye gidilebilirse Alex'in etkinliği de artacaktır.
Aragones'in gelmesiyle Alex'in takımda yer bulamayacağını iddia eden ülkemiz futbol ulemalarının söylediğinin aksine Alex'in bu takımda her zaman oynayabileceği de muhakkak; hangi sistemle oynanırsa oynansın.

Güiza-Semih ikilisinden Güiza biraz daha önde oynuyor. İspanyol golcü, maçta girdiği üç pozisyonun birini golle sonuçlandırdı. Etkili ve istekliydi. Özellikle Semih'le birlikte ileride iyi pres yaptılar. Ancak bu anlarda arkadan Kazım ve Uğur'dan destek alamamalarını Güiza yadırgamış olmalı. Semih ise girdiği tek pozisyonu gole çevirmesinin yanısıra oyun kurulmasında da rol alarak başarılı bir maç çıkardı.

Gelelim Aurelio'nun yokluğuna. Defans ve Alex ile birlikte yıllardır takımın iskeletini oluşturan bu oyuncunun yokluğunda, bu maçta da belli oldu ki, Selçuk bu yeri dolduramaz. Selçuk, 2003 Konfederasyon Kupası'ndaki ümit veren performasından sonra bir türlü o beklenen çıkışı gerçekleştirip bir üst düzeye çıkamadı. Tekniğinin iyi olması ve özellikle uzun pas yüzdesinin yüksek olmasıyla oyunu iyi kuracak niteliklere sahip olmasına rağmen, baskı altında oynayamaması ve top ayağına gelmeden arkadaşlarının yerini tespit edip paslarını otomatik hale getirememesi gibi basit işleri halen yapamaması akıl alır gibi değil. İyi yanları çalışkanlığı ve yüksek topları kesebilmesi.

Son dakikalarda girenleri saymazsak, nispeten daha erken dakikalarda oyuna girip sol kanatta oynayan Gürhan ve Semih'in yerinde oynayan Burak iyi performans sergilediler diyebiliriz.

Rakip takım için söylenecek fazla birşey yok. Göze batan bir oyuncu olmadı. Bu nedenle as takımları olup olmadığı da anlaşılamadı. Türkiye'de futbol profesörü olarak görülen Lucescu'nun takımına öğrettiği profesyonel (!) faulleri izleyince, Lugano'nun faulleri bile daha sempatik ve futbolun içinde geliyor insana.

Son olarak FB'nin bu maçtaki en başarısız oyuncusu: Maraton Üst E veya F bloktaki coşkulu taraftarlar ile Migros Tribünü'nün arka sıralarında maç boyunca çırpınan 8-10 yaşlarındaki ufaklığı hariç tutarsak, 12 numara.

23 Temmuz 2008 Çarşamba

Le Voile: Sous Un Autre Angle

Ces derniers jours, on discute en Turquie le port du voile dans les universités. Quand on regarde ce problème sous un autre angle, on peut voir que le problème n’est pas le voile. C’est l’esprit de la Republique turque.

Les opposants au voile estiment que les partisans constituent des menaces à la laïcite, et portent atteinte à l’âme de la Republique. Ils pensent que les partisans et le gouvernement en cours veulent changer le système en Turquie et mettre en vigueur un système islamique. C’est pourquoi ils considerent le voile comme le symbole de l’islam politique.

En revanche les partisans déclarent que personne ne peut être privé de son droit à l’éducation supérieure à cause du voile. Ils ajoutent qu’ils ne visent pas à changer le système de l’état.

La Turquie et le monde islamique n’ont pas vécu un Processus d’Eclairage que le monde chrétien ont vécu grace à les expériences de la Renaissance et de la Réforme. La Republique de Turquie a avancé et a adopté les réformes par les efforts de Mustafa Kemal Atatürk; soit avec un moyen volontaire soit avec un moyen autoritaire. Pendant ce temps-là, les femmes Turques ont obtenu beaucoup des droits modernes. Ils se sont adaptés aux vêtements modernes aussi. Mais aujourd’hui, quelques femmes preferent porter le voile et mettre des vêtements islamiques, même arabes, couvrant leurs visages et leurs corps.

Cette préférence d’une femme est incroyable, mais c’est sûr que c’est sa liberté individuelle. On ne peut pas changer leurs idées avec une interdiction. Avant 1989, le voile n’était pas interdit dans les universités et depuis l’interdiction les femmes portant le voile ont augmenté. Cela ne veut pas dire que c’est à cause de l’interdiction mais il est certain que cette interdiction n’a servi à rien. On doit faire d’autres choses pour changer leurs idées.

D’autre part, le gouvernement defend sa décision dans le cadre des libertés individuelles, mais ils doivent remarquer qu’en Turquie il y a plusieurs interdictions et obstacles dans l’area des libertés individuelles qui semblent prioritaires.

Pour conclure, il est certain que porter le voile est une liberté individuelle (cependant on doit remarquer que dans la fonction publique ce n’est pas la même chose). Et les séculiers doivent se battre contre le voile et l’islam politique mais l’interdiction n’est pas le vrai moyen.

20 Temmuz 2008 Pazar

Son Nokta...


Nazım Hikmet


OTOBİYOGRAFİ

1902'de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova'da komünist Üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim

kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin

hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık gırevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir

otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini
verdiler de
otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum Pırağ'dan Havana'ya

Lenin'i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924'de
961'de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır

partimden koparmağa yeltendiler beni
sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim

951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü

sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın

içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana

başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
ama durup dururken de yalan söyledim

bindim tirene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim
çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri
camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
ama kahve falıma baktırdığım oldu

yazılarım otuz kırk dilde basılır
Türkiye'mde Türkçemle yasak

kansere yakalanmadım daha
yakalanmam da şart değil
başbakan filân olacağım yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim

sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın
sözün kısası yoldaşlar
bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da
insanca yaşadım diyebilirim
ve daha ne kadar yaşarım
başımdan neler geçer daha
kim bilir.

AUTOBIOGRAFIA

Sono nato nel 1902
non sono più tornato
nella città natale
non amo i ritorni indietro
quando avevo tre anni
abitavo Alep
con mio nonno pascià
a 19 anni studiavo a Mosca
all'università comunista
a 49 ero a Mosca di nuovo
ospite del comitato centrale
del partito comunista
e dall'età di 14 anni
faccio il poeta

alcuni conoscon bene le varie specie
delle piante altri quelle dei pesci
io conosco le separazioni
alcuni enumerano a memoria i nomi
delle stelle io delle nostalgie

ho dormito in prigioni e anche in alberghi di lusso
ho sofferto la fame compreso lo sciopero della fame
e non c'è quasi pietanza
che non abbia assaggiata
quando avevo trent'anni hanno chiesto
la mia impiccagione
a 48 mi hanno proposto
per la medaglia della Pace
e me l'hanno data
a 36 ho traversato in sei mesi
i quattro metri quadrati
di cemento
della segregazione cellulare
a 59 sono volato
da Praga all'Avana
in diciotto ore

ero di guardia davanti alla bara di Lenin nel '24
e il mausoleo che visito sono i suoi libri
han provato a strapparmi dal mio Partito
non ci son riusciti
e non sono rimasto schiacciato
sotto gl'idoli crollati

nel '51 con un giovane compagno
ho camminato verso la morte
nel '52 col cuore spaccato ho atteso la morte
per quattro mesi sdraiato sul dorso

sono stato pazzamente geloso delle donne ch'ho amato
non ho invidiato nemmeno Charlot
ho ingannato le mie donne
non ho sparlato degli amici
dietro le loro spalle
ho bevuto ma non sono stato un bevitore
ho sempre guadagnato il mio pane
col sudore della mia fronte
che felicità

mi sono vergognato per gli altri e ho mentito
ho mentito per non far pena agli altri
ma ho anche mentito
senza nessun motivo
ho viaggiato in treno in areoplano in macchina
i più non possono farlo
sono stato all'Opera
i più non ci vanno non sanno
nemmeno che cosa sia
e dal '21 non sono entrato
in certi luoghi frequentati dai più
la moschea la sinagoga la chiesa
il tempio i maghi le fattucchiere
ma mi è capitato
di far leggere la mia sorte
nei fondi di caffè

le mie poesie sono pubblicate
in trenta o quaranta lingue
ma nella mia Turchia
nella mia lingua turca
sono proibite

il cancro non l'ho ancora avuto
non è necessario che l'abbia
non sarò primo ministro
d'altronde non ne ho voglia
anche non ho fatto la guerra
non sono sceso nei ricoveri
nel mezzo della notte
non ho camminato per le vie
sotto gli aerei in picchiata
ma verso i sessant'anni mi sono innamorato

in una parola compagni
anche se oggi a Berlino sono sul punto
di crepar di tristezza
posso dire di aver vissuto
da uomo
e quanto vivrò ancora
e quanto vedrò ancora
chi sa.

Çok Güzel Hareketler Bunlar



BKM Mutfak'ın genç oyuncuları tarafından hazırlanıp, Kanal D'de altı bölüm olarak yayınlanan Çok Güzel Hareketler Bunlar son dönemdeki en iyi komedi dizisi. Yılmaz Erdoğan, bir ara aşağı doğru giden kariyer çizgisini Organize İşler'le tekrar yükseklere çıkarmıştı. Bu prodüksiyonla da tiyatro-sinema ve TV dünyamız için ne kadar önemli bir isim olduğunu bir kez daha gösterdi. Şimdi tek bir falsosu var; Gülben Ergen'in kayınçosu olmak. O da kendi inisiyatifi dışında...

David Albelda


Fenerbahçe'nin Aurelio'nun ayrılışı sonrasında ön libero arayışında olduğu söyleniyor. Ön libero, Aragones'in İspanya'sında çok önemli bir mevkiydi. Senna, Xabi Alonso'dan sonra adı geçen son İspanyol Valencia'lı David Albelda. Valencia'nın Marchena ile birlikte en hırçın oyuncularından biri. Tribünlerde küfürü önlemek için yoğun çaba sarf eden yönetim Emre Belözoğlu'nun yanına Albelda'yı da koyarsa en hırçın, belki de çirkef göbeği oluşturacak...

18 Temmuz 2008 Cuma

Youtube ve Hasta Toplumumuz

"Herkese Merhaba"da dediğim gibi bu yazı bugün vertigodisorders'a yazdığım ve vertigo'dan alıntıladığım yazı.

Youtube ve Hasta Toplumumuz

Blog'a son yazının konmasından bugüne yaklaşık dört ay geçmiş. Son yazı Youtube adlı internet sitesine erişimin mahkeme kararıyla engelleniyor olması ile ilgili. Bugün Youtube yine kapalı. Kim bilir sebebi ne? Herhalde toplumumuzun hastalıklı zihniyetinin yeni bir tezahürü. Böyle bir zihniyet kimin tarafından yerleştirildiyse kutlamak gerekir. Silinmesi çok uzun zaman alacağa benzer.Bu hafta içinde ana haber bülteninde seyrettiğim bir haber bu kanımı daha da güçlendirdi. Konu, bu yaz mevsiminin baş aktörü "kene". Sokak röportajlarında, kenenin AB ülkeleri veya ABD tarafından uçaklardan topraklarımıza atıldığı yönünde azımsanmayacak sayıda kişinin iddiası var. Sebep basit: "Dünyanın en gelişmiş toplumuyuz. Bu yüzden bizi engellemeye çalışıyorlar. Türk'ün Türk'ten başka dostu yok!"Zaten yıllardır futbol maçlarını kaybetmemizin sebebi de buydu. Neyse ki son Avrupa Şampiyonası grup elemelerinde üstüste birkaç maç hakemler rakiplerimizin aleyhine garip kararlar verdiler de (Macaristan maçını hatırlayınız) bu kanımız bir nebze azaldı.Biliyorsunuz her yazın klasiği orman yangınlarını da Yunanistan ve PKK çıkarırdı. Son yıllarda artık kendimiz yangın çıkarmayı becermeye başladık.Sonra da demokrasi, insan hakları, düşünce özgürlüğü gibi gereksiz (!) konuları tartışıyoruz. (Gerçi onu da beceremiyoruz. Demokrasi havarileri görünenlere bakınca...).Neil kızacak ama Atatürk demokrasiye geçmekte gerçekten acele etmiş galiba. Bu toplum mümkünse düşünmesin ve fikir üretmesin. Üretecekler varsa da başka ülkelere göç ya da iltica etsin lütfen. Biz uyumaya devam etmekte kararlıyız.
Posted by ozguraul at 7/18/2008 08:04:00 PM

20 Mart 2008 Perşembe
Youtube.com'un kapatılması hakkında
Ben bu youtube.com 'un kapatılması olayına fena ayar olmuş durumdayım. Şu son bir kaç ay içerisinde bu karşılaştığım ikinci Youtube.com kapatılması vakası.İnternet sitelerinin kapatılması olayının abartıldığını düşünüyorum. Bu da parti kapatılması olayından çok da farklı bir konu değil aslında. "Neden" kapatıldığı konusunda bir fikrim yok ama bir takım tahminler yapabiliyorum. Muhtemelen yine Atatürk karşıtı bir video ile karşı karşıya kalındığı için kapatılmıştır. İyi de şimdi bu siteyi kapatmakla devlet kimi cezalandırıyor ?Bizim gibi masum kullanıcıların suçu ne?Eğer gücün varsa sadece o videoyu kaldırtacaksın. Ha, eğer yoksa da bırak da bari onun cezasını biz kullanıcılar verelim. Bu sitede bu var bunu kapatalım...şu sitede şu var şunu kapatalım...Çözüm mü bu ?Bakalım daha ne olaylarla karşılaşacağız?Ve ayrıca son bir cümle daha:Devlet kendi kendini komik duruma da düşürüyor. Bu siteyi farklı yollarla çalıştıran o kadar çok proxy (vekil) sunucu var ki... Onları da kapatın bari de tam olsun...
Posted by vErtigO at 3/20/2008 11:36:00 PM

Herkese Merhaba

Evet sonunda ben de bir blog sahibi olmaya karar verdim. Karar vermekle kalmadım, oldum da.

Bundan altı yedi ay önce blog'un tam olarak ne anlama geldiğini, ne işe yaradığını bile bilmediğim düşünülürse... Üniversiteden arkadaşlarım ortak blog yaratmaya karar verdi de ne olduğunu öğrendim (vertigodisorders.blogspot.com). Daha sonra Milliyet Gazetesi'nde Mehmet Demirkol acetobalsamico'nun muhteşem blog'unu önerdi. O blog'da kendimi buldum. Futbol ağırlıklı muhteşem bir blog ve yaratıcısı oğluna adını verecek derecede Raul hayranı. Üstüne üstlük aralara serpiştirdiği şarkılar ve hatun fotoğrafları benim zevkimin de yansımaları. O yüzden kendi blog'umu yaratmayı düşünmemiştim. Yukarıda bahsettiğim ortak blog'umuza da Fransızca derslerinde zorunlu olarak yazdığım kısa kompozisyonları koyup geçiştiriyordum.

Derken bugün vertigodisorders'a dört aydır yazmadığımızı farkedip bir yazı ekledim. Sonrasında birden kendimi kendi blog'umu yaratırken buldum. Bencilleşiyorum galiba...

Bu blog'da neler olacak, tam kestiremiyorum. Futbol ve diğer spor dallarının olacağı kesin, politika da olabilir, aceto gibi ben de şarkı sözleri ve güzel fotoğraflar eklerim herhalde. Sınırlama olmayacak sanırım.

Bu girizgâhı saymazsak ilk yazım da biraz önce vertigodisorders'a yazdığım yazı ve yazımın refere ettiği vertigo'nun yazısı olacak.

Vatana, millete hayırlı olsun...