24 Ağustos 2008 Pazar

Abdullah Durak

İlk önce Süper Kupa finali öncesinde Kayserispor kadrosunda adını gördüm. Ragıp'ın sakatlığında orta sahanın ortasında Saidou'nun yanında o oynayacaktı. Maçın sadece 10-15 dakikalık bir bölümünü seyrettim ama dikkatimi çekti. Sonra Ümit Millilerin Ermenistan maçında golü de attığı bir 10-15 dakikayı seyrettim. Performansı yine dikkat çekiciydi.

Yoo yo "İşte geleceğin yıldızı" diye ahkâm kesecek değilim. Gerçi bizde büyük takımlar bir oyuncuyu bu kadar seyretmeyi kâfi görüp transfer de yaparlar ama biz şimdilik sadece bir ışık gördüğümüzü belirtelim ve izleyip görelim...

Aşağıdaki bilgiler Kayserispor taraftar forumundan. İlginç olan bir haberse geçtiğimiz yıl Niğde'de sol bacağından bıçaklanmış olması.
"1 Nisan 1987 Niğde doğumlu olan Abdullah Kemerhisar Belediyespor'da futbola başladı. 2002 yılında Niğde Belediyespor'a tranfser oldu. 2005 Yılında Kayserispor PAF takıma transfer olan Abdullah Durak Kayserispor ile 2012 yılına kadar sözleşme imzaladı."
Şimdilik bulabildiğimiz tek fotoğrafı da bu oldu.

22 Ağustos 2008 Cuma

İbo Boşta


İbrahim Kutluay geçen sene uzun dönem askerlikten kaçmak için gittiği Yunanistan'dan döndü ve Antalya BŞB ve Kepez Belediyesi gibi talipleri olmasına rağmen halen boşta.
(Yurtdışına gidip askerlikten yırttıktan sonra ülke içinde oynamaya devam etmek ayrı bir yazı konusu, ki geçenlerde Milliyet'te Mehmet Demirkol'un konuyla ilgili gayet güzel bir yazısı vardı).

Hayır hayır İbo sakat değil, 5-6 yıl önceki kadar olmasa da halen formda. Ama taraftar da istemesine rağmen Fenerbahçe kapılarını bir türlü İbo'ya açmıyor.
Solomon ve White'ı gönderip (özellikle Solomon'u Tanjevic'in garip kararıyla), Kinsey'i de NBA'e kaptırdıktan sonra, iki Amerikalı ile Gordon Giricek'i transfer eden Fenerbahçe maalesef altyapısında yetiştirip Avrupa çapında yıldız yaptığı oyuncusuna gereken vefayı göstermiyor. Bu konuda AC Milan'dan ve ne gariptir ki Berlusconi'den feyz alınacak çok şey var gibi.

Aslında vefa gösterilecek bir durum da yok, çünkü adam halen formda ve 34 yaşında. Takımda 38 yaşındaki Damir Mrsiç ile 32 yaşındaki Mirsad Türkcan da oynuyor. Bırakın bu sene oynamayı, önümüzdeki dönemde de FB'nin organizasyonunda antrenör, menajer veya başka bir pozisyonda mutlaka yer alması gereken bir isim.
Sanırım sorun yıllar öncesinde İbo'nun FB'nin açık çekine rağmen Efes Pilsen'e gitmesine dayanıyor. Kulüp aşkı vb. sebepleri burda konu etmeyeceğim. İbo'nun, o dönemde yatırım yapmayan, heyecanı olmayan, maçlarını 150-200 kişilik taraftar grubu önünde oynayan bir takımdan ayrılarak yıldız olduğu bir oyunda kariyer yapmak, yeni heyecanlar yaşamak istemesi çok anlaşılır bir durumdu. Mahmut Uslu, İbo'nun bir daha kesinlikle FB'de oynayamayacağı yönünde açıklamalar yapıyordu. Gerçi sonrasında İbo takıma dönmüştü ama maalesef bu kez Mahmut Uslu galip çıkacak gibi görünüyor.

Hido'nun Takımı (!)

Eveet, en sonunda Hidayet Türkoğlu'nun liderliğinde bir milli takım kuruldu.
İbo yok, Mirsad da, Kaya da... Yanında 20 yaşından beri kendini bir türlü geliştiremeyen (ama açıkçası iyi niyetine inandığım) Kerem Tunçeri ile "Ben şut atarım abi, savunmayı da Kaya yapsın" der gibi durup suya sabuna dokunmayan Mehmet Okur ve diğer genç oyuncular. Başlarında da genç takım yaratma takıntılı Tanjevic. Araya bir tek play-off'larda sergilediği muhteşem oyunla geçen sene girmesi gereken takıma ancak bu sene girebilen Ömer Onan ile sorunsuz ve mütevazı Kerem Gönlüm'ü koymuşlar ki bence onları da koymasalardı; Hido belki rahatsız olur. Spiker olarak da NBA'in (Kobe, Lebron, Wade vb. en üst düzeydeki 5-10 oyuncuyu saymazsak) Avrupa basketbolundan çok da ileride olmadığını halen idrak edemeyen Murat Kosova'yı katın bu pastaya, tadından yenmez artık.

Tabi biz bu arada Orhun Ene, Harun Erdenay, İbrahim Kutluay, Mirsad Türkcan, Hüseyin Beşok, Ufuk Sarıca, Haluk Yıldırım ve Serkan Erdoğan'lı altın jenerasyonu kaçırdık ama hiç önemli değil. Biz zaten hep 10 sene sonrasının takımını kuruyoruz ama o beklediğimiz seneler de bir türlü gelmiyor...

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Little Miss Sunshine

Son bir yılda seyrettiğim en iyi iki filmden biri The Bucket List ise, diğeri de Little Miss Sunshine'dır. Evin küçük kızının güzellik yarışmasına katılmak istemesi ile dede ve dayıyı da kapsayan aile külüstür bir Volkswagen minibüsle yola çıkarlar...

Belki The Bucket List ünlü oyuncuları ile gözden kaçmamış olabilir ama 2006 yapımı bu film yüzleri tanıdık ama isimleri bilinmedik oyuncuları ile eminim ki bazılarınızın gözünden kaçmıştır; 4 dalda Oscar'a aday olup Michael Arndt'a En İyi Orijinal Senaryo ve Alan Arkin'e En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dallarında ödül getirmesine rağmen.

The Bucket List

Ölmek üzere olan iki adamın ölmeden önce yapmak istediklerini listeleyip yapmaya başlamaları üzerine sıcacık bir film. Bir tarafta aksi zengin rolünde Jack Nicholson, karşısında olgun orta sınıf mensubu Morgan Freeman. Sanki rol yapmalarına bile gerek kalmamış...

Jack Nicholson, sinemada komedi filmi izlenmez takıntımı As Good As It Gets'le yıkan adamdır. Morgan Freeman ise bildiğimiz babacan adam.

2007 Aralık'ında piyasaya çıkan bu filmi eskimeden izlemek lazım.

12 Ağustos 2008 Salı

Kum Torbası

Telefon veya kapı çalıyor...
Açıyorsunuz...
Karşınızdaki tanımadığınız kişi: “Oğlunuz kum torbası olarak kullanılırken öldü” diyor.

Ne denir acaba?
- “Boşver oğlanı, türban sorunu halloldu mu onu söyle” mi?
yoksa
- “Ama hâlâ laikiz değil mi” mi?
ya da
- “Olsun, milli takım yarı final oynadı ya” mı?
belki de
- “Vatan sağolsun. Ülkemizin dünyanın süper gücü olması için başbakanımızın gösterdiği yolda ben dört tane daha yaparım”.

12.08.2008 tarihli Milliyet Gazetesi’nden:
“....Tersanesi’ndeki tankerin filikasına ağırlık kontrolü için oturtulan 19 işçi, test amaçlı olarak denize düşürülmesinin ardından camları kırılarak su alan filikanın içinde dakikalarca yaşam savaşı verdi. Vinç yardımıyla ters çevrilen filikada 3 işçi yaşamını yitirdi, 1’i ağır 15 işçi de yaralandı. Limter-İş Sendikası Genel Başkanı Cem Dinç, filikalarda kum torbası yerine işçilerle deneme yapıldığı için ölümlerin meydana geldiğini iddia etti...”

Aynı tarihli gazetedeki diğer haberse şöyle:
“...PKK’lılar yola döşedikleri mayını, teröristlere erzak sağlayan Sarıyazı köylüleriyle görüşüp geri dönen askerleri taşıyan aracın geçişi sırasında uzaktan kumandayla patlattı. Hain pusuda 1’i kurmay yarbay 9 asker şehit oldu. Ağır yaralanan bir yüzbaşı ile bir asker de tedaviye alındı...”

Birinin birinden farkı var mı sizce? Kum torbasına dönen insanların ucuz hayatları, boş yere ölenler ve geyik muhabbetlerinde “Çok yazık oldu” vb. sözler söyleyerek ya da bloguna bu olayları yazarak içini rahatlatıp sonrasında hiçbir şey olmamış gibi hayatını devam ettiren bizler...

Hayat mı acımasız, yoksa bizler mi?

Bu satırların yazarı da birazdan Seinfeld’i seyredip kahkahalarla gülecek... Yazık!!!

5 Ağustos 2008 Salı

Lütfen beni bu kadar kolay anlamayın!

Başlıktaki cümle Zülfü Livaneli'nin. TV'de ilk duyduğumda bir ima var zannettim. "Biraz daha çabuk anlayın, o kadar zor anlaşılacak birşey anlatmıyorum"... Ama hayır, öyle demiyor. "Lütfen beni bu kadar kolay anlamayın". "Beni bu kadar çabuk çözdüğünüzü sanmayın. Kafanızda bir kalıba yerleştirip sonra da bir çekmeceye tıkıp orda unutmayın. Değişik konularda değişik görüşlerim olabilir. Bunların bazılarında sizinle hemfikirken, bazılarında farklı düşünüyor olabilirim" demek istiyor.

Sezen Aksu'nun söylediği "Beni Kategorize Etme" şarkısının söz yazarı Bülent Ortaçgil'in anlatmak istediği de buydu herhalde.

Düşünürseniz bunu ne kadar çok yaptığımızı anlayacaksınız...
Hadi hadi üşenmeyin, düşünün.